6 Haziran 2009 Cumartesi

imdatttttt

bu aralar minik oğlum ismail efem gravde hemde çift taraflı grevde
1:hiç bir şey yemiyor zaten doğduğunda beri yemiyen oğlum geçtiğimiz günlerde vitamin şurubu sayesinde biraz midesine şenlik yaptırırken şu anda her şebekliğime rağmen hiç bir şey yemiyor

2:her şeye pis diyor... anne pis baba piss mama pissss

nasıl baş edeceğimi şaşşırmış durumda küçük sinir atakları geçirmek üzereyim

NAR ÇİÇEĞİ AYAKKABILAR


bu arada modadan pek anlamıyan bir bayan olarak geçen hafta sonu zaradan bence olmazsa olmaz kırmızı ayakkabılar aldım

uzun bir ara

Yazmayalı yani yazamayalı upuaun bir ara geçmiş.Buaralar o kadar yoğundum ki anlatamam okulun malum son günleri sınavlar evraklar öğrenciler derken bloguma yazı yazmayı epey bir süre ihmal ettim sanırım.Up uzun bir yaz tatili göz kırpıyor bana öncelikle izmirde oturmanın nimetinden yararlanıp bol bol deniz kumsal vakalarına giricem bu arada dip not evim urlaya 20 dk çeşmeye yalnızca 40.Ondan sonrada ver elini karadeniz.bir uçtan diğer uca gezicem karadenizi malum köyüm olan hopa kemal paşaya gitmeyeli asır olacak neredeyse.Çok özledim oradaki hırçın denizin kokusunu,oradan direk baba memleketi trabzon.Orayada evlendiğimden beri adım atmadım özledim bordo mavi sokakların yağmur kokusunu.Son durak istanbul malum kuzenin düğünü var.Anlıycağınız falımda up uzun yollar var.Umarım huzurlu baldan kopma bir tatil olur benim için.

sevgilerle...

30 Nisan 2009 Perşembe

süpriz

Bu ara o kadar çok süprize ihtiyacım var ki anlatamam.Ama malesef hiç süpriz yapanım yok:(( çevremde ki insanların mı aklına gelmiyor,ben mi çok şey istiyorum bilmiyorum.Ama beni şımartacak mini mini de olsa içi dolu süprizler istiyorum.Özelliklede bu aralar bir çok şeyin yolunda gitmediğini düşünürsem, gerçekten mutlu olmaya değecek sıcacık süprizler yaşasam gerçekten giç fena olmazdı sanırım.Bu rada bu yazıyı yazarken bile bilgisayarımın ekranında çıkan bir arıza olduğunu belirten rapor bile sinirime dokunuyor sanki sana oh olsun işte der gibi geliyor bana

rüyada keman

Dün gece rüyamda yine sinop agsldeki okulumda öğtencilerime keman dersleri veriyordum.Benim 3 yıllık yokluğumda hiç çalışmamışlardı ve kendime bir çalışma pilanı hazırlıyordum.Daha önceki yazılarımdada demiştim ya selam olsun o günlere.Bu aralar kemanımı elime hiç alamıyorum sanırım ondan gördüm bu rüyamıda.Zaten bu hızla çalışmamaya(çalışamamaya)devam edersem rüya olacak keman çaldığım yıllar.Ama şu aşamada gerçekten imkan vermiyor oğlum bana, ben şöyle oturdum mu 2 saat kalkmamak istiyorum ama ne fayda 10 dk kemanla beni görsün kapıları tırmalıyor.Oda çalmak istiyor veya onunla oyun oynamamı istiyor ne yapacağımı şaşırmış durumda hayatımda gerçekten değer verdiğim iki şeyin arasında kaldımm...

PİYANODA YALINLIK SADELİK CHOPİN

Benim çalarken yalınlığı sadeliğiyle çok haz duyduğum bestelerin yaratıcı...
Fryderyk Franciszek Chopin (okunuşu: Şopen) (1 Mart 1810, Zelazowa-Wola, Polonya - 18 Ekim 1849, Paris), Romantik dönemin önde gelen Polonyalı piyanist ve bestecisi. Bazı kaynaklarda doğum günü 5 Mart olarak gösterilir.
Babası Fransız, annesi Polonyalı olup ömrünün büyük kısmını şöhretini kazandığı Paris'te geçirmesine ve klasik müzik literatüründe Fransız ismiyle anılmasına rağmen gönlü her zaman o dönem Rus işgali altındaki vatanı Polonya'da olmuştur. Bu durumu ile Chopin devrinin önemli karakterlerindendir. Milli sınırların üzerinde bir müzisyendi denebilir. Zaten 19.yyda ortaya çıkan yeni tip bir sanatkarın veya dahi virtüozların hali milli bir sanatkar olmaktan çok evrensel bir sanatkar olmaktır.
Chopin, tam anlamıyla romantik bir sanatkar, fakat yine yaratılış bakımından bambaşka bir şahsiyetti. Besteciliği bunu en açık şekilde gösterir. Pek az eseri istisna edilirse besteciliği tamamen piyanoya vurmuştur. Piyanodan kendini gösteren yeni tınlama imkânları çıkarmış, ayrıca devrinin henüz ulaşamadığı tınıları bile keşfetmiştir. Bununla birlikte armonilerinin geniş ve zengin ifade sahası, çok farklı üstünlüğünü, bu melodiler ve onların ortaya konuşunda beliren ritimlerin özel bir serbestlikle düzenlenişi ve sonunda lirik şiire has bir tattan gelişerek yükselen ifade yeteneği gibi nitelikleriyle, Chopin’in Fransız müziğinin ancak çok daha sonra varabildiği özelliklerin ilk hatlarını tespit etmek mümkündür.
Ne kadar uzakta yaşasa da derin bir hisle vatanına daima bağlı kalmıştır. Kendisinden önce konser salonlarında görülen Mazurka ve Polonezleri folklör statüsünden çıkarıp sanat seviyesine yükselten odur.

Eugène Delacroix'ın fırçasından Frédéric-François Chopin.
Gerçekte, yeteneği küçük yaşta beliren ve genç yaşta olgunlaşan bu müzisyen de çalışma yolunu tutmak zorunda kaldı. Beethoven’in öldüğü sene Joseph Elsner’in öğrencisi olarak Varşova’da genel dikkat ve ilgiyi üzerine çekti. Viyana’da kaldıktan sonra Temmuz Devrimi sırasında Paris’e geldi. Orada piyanist olarak ünlendi ve adı Avrupa'nın her tarafına yayıldı. Besteciliği de orada gelişti ve yükseldi. 1837-1847 arasında Fransız yazar George Sand (Barones Dudevant) ile inişli çıkışlı bir ilişki yaşadı. Ömrü boyunca kırılgan ve zayıf olan bedeni 1849'da tüberküloza yenik düştü. Cenazesinde kendi bestelediği Marche Funébre-Cenaze Marşının (2.Piyano Sonatı-3.Bölüm) değil Mozart'ın Requiem'inin çalınmasını istedi. Paris'te Pére-Lachaise mezarlığında gömülüdür.

Paris'te Pére-Lachaise Mezarlığında Chopin'in mezarı
Chopin’in yeni bir fikri aristokrasisinin temsilcisi olarak gören Schumann genç besteciyi sonsuz takdir ifade eden şu sözlerle alenen selamlıyordu: “Şapkalarınızı çıkarın baylar, bir dahi geliyor. Şair olmak için kocaman ciltler doldurmak gerekmez; bir iki şiirle bu ünvana layık olabilirsin. Chopin de böyle şiirler yazmıştır”.
Impromptu (1991) isimli film kendisi ile George Sandsin tanışmasını konu almaktadır. Filmde Chopini BAFTA ve Golden Globe ödüllü aktör Hugh Grant canlandırılmaktadır. Film de Judy Davis ve Emma Thompson da rol almıştır.

21 Nisan 2009 Salı

kipritçi kız


Bir yılbaşı gecesiydi. Dondurucu, kavurucu bir soğuk vardı. Yoldan geçenler paltolarının yakasını kaldırmışlar, atkılarına bürünmüşler, hızlı hızlı yürüyorlardı. Kimi evine geç kalmış, acele ediyor, kimi bir eğlence yerine gidiyordu.Çocuklar koşuyorlar, birbirlerine kartopu atıyorlardı. Gecenin zevkini en çok onlar çıkarıyorlardı. Kahkahalarla gülüyorlar, sevinçle haykırıyorlardı.Yalnız bir çocuk vardı ki gelip geçenler onun farkında değillerdi. Ufak bir kız çoçuğu. Başı açık, elbisesi yama içinde, yoksul bir kızcağız. Bir kapının önüne büzülmüş, çıplak ayaklarını altına almıştı. Soğuktan morarmış tir tir titriyordu. Üzerinde oturduğu taş basamakta buz gibiydi.
Yavrucağız da sanki donmuş, bir buz parçası kesilmişti.Geniş bir mukavva kutunun içine sıralanmış kibrit kutularına bakarken gözleri yaşarıyordu.Evet, bu bir kibritçi kızdı. O gün bir tek kutu kibrit bile satamamıştı. Satsa, bir kaç kuruş para kazansa, kalkıp evine gider, annesiyle birlikte hiç olmazsa bir kase sıcak çorba içerdi. Gidemiyordu, çünkü o gün hiç kibrit satamadığını annesine söylemekten çekiniyordu. Soğuktan, üzüntüsünden titreyen kısık,incecik sesiyle “Kibrit var, kibrit”diye bağırıyordu. Sokaktan geçenlerin hiçbiri başını çevirip bakmıyordu…Ah hiç olmazsa ayaklarında terlikleri olsaydı! Biraz önce, sokak sokak dolaşırken, hızla geçen bir arabanın önünden kaçmış, kaçarken terlikleri ayağından fırlamıştı.Karşı kaldırıma geçtikten sonra, dönüp bakmış hınzır bir çocuğun terlikleri kapıp kaçtığını görmüştü. Arkasından seslenmişti ama, çocuk alaylı alaylı seslenerek koşa koşa uzaklaşmıştı.
Kibritçi kız bunun üzerine bir kapının girintisine sığınmış, oracığa kıvrılıp oturmuştu.Parmakları donmuş, sızlamaya başlamıştı. Kızcağız bu acıya dayanamadı, kutulardan birini açıp bir kibrit çıkardı. Parmakları uyuşmuştu, kibrit çöpünü elinde güçlükle tutuyordu. Eli titreye titreye çöpü duvara sürttü. Kibrit birden alev aldı; tatlı, yumuşacık, turuncu bir alev.
Zavallı kız, kibriti bir elinden öbür eline geçirerek, parmaklarını ısıttı. İçi de ısınmıştı. Sanki gürül gürül yanan bir ocağın karşısındaydı. Gözleri aleve dikilmiş, düşlere dalmıştı: Güzel bir odada, büyük bir ocağın karşısında oturuyordu. Arkasında kalın bir yünlü hırka, ayaklarında kürklü terlikler vardı.
Isınmış, terlemeye bile başlamıştı… Derken kibrit sönüverdi. Kibritin sönmesiyle, o tatlı düşlerde sona ermişti. Kızcağızın parmakları yeniden donmaya, sızlamaya başlamıştı.Bir kibrit daha yaktı. Bu sırada soğuk bir rüzgar esti. Kız kibrit sönmesin diye, duvardan yana döndü. Öbür elini aleve siper etti. Aleve bakarken, karşısındaki duvar sanki eridi, birden açıldı, içerisi göründü. İçeride geniş bir oda vardı. Kar gibi bembeyaz örtü yayılmış bir masanın üzerine tabak tabak yiyecekler dizilmişti. Sofrada gümüş şamdanlar yanıyor, odayı gündüz gibi aydınlatıyordu. Kızcağız’ın gözleri sofranın ortasında, büyük bir tabağa konulmuş, nar gibi kıpkırmızı kaz kızartmasına dikilmişti. Ağzı sulandı. Elini oraya doğru uzattı. Kibrit yana yana sonuna gelmişti, parmağını yakıyordu. Kızcağız çöpü yere atıverdi. Atmasıyla birlikte, yılbaşı sofrası siliniverdi, gözlerinin önüne taş duvar yeniden dikildi.
Üçüncü kibrit daha fazla düşler yarattı:Bir yaz gecesi…Kibritçi Kız kırda bir ağacın altına oturmuş, yıldızlara bakıyor. Gece olduğu halde hava sıcak. Altındaki toprak, gündüz güneşten ısınmış, fırın gibi yanıyor… Küçük kız gözlerini yıldızlardan ayıramıyordu. Uzaktan uzağa gece kuşları ötüyor, kurbağalar bağrışıyordu.
Derken bir yıldız kaydı, gökyüzüne geniş bir yay çizerek uzaklaştı, söndü. Kızcağız: ‘işte, biri daha öldü’ diye mırıldandı. Bir gün, ninesi söylemişti: Her yıldız düştükçe yeryüzünden biri ölürmüş… Ninesini bir daha görebilmek için bir kibrit daha çaktı. Soğuktan kaskatı kesilmiş, beyni durmuştu. O şimdi sokak ortasında olduğunu unutmuş, düşler dünyasına dalmıştı. Kibritin alevinde yine ninesini görüyor, onun sesini işitir gibi oluyordu. İşte ninesi geliyordu. Lapa lapa yağan karların arasından bir melek gibi iniyordu… Geldi, geldi…Kollarını açtı, torununu kucakladı, aldı göklere doğru götürdü…Ertesi sabah, yoldan geçenler, bir evin basamağında donmuş kalmış kızcağızın ölüsünü buldular. Yanı başında bir sürü boş kibrit kutusu vardı.
-Zavallı kız ısınmak için bütün kibritlerini yakmış dediler… Bu kibritlerin alevinde onun ne düşler gördüğünü bilemezlerdi ki.


küçükken annemden dinlemek istediğim en güzel en yürek burkan masaldı benim için şimdi sizlerle paylaşmak istedim umarım hatırlamışsınızdır...